Sevimli Örümcek Hikayesi

🔊


Sevimli Örümcek Hikayesi

Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları yardımıyla dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar daha ne işe yaradığını anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonrasında çırpınmaya, feryat etmeye süregelen kanatlı minik yaratıklar hâliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla beraber oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri derhal fark ederdi. Asla zaman kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü: “hımm Bir sinek. Birazcık büyükçe de. Yavrularıma birazcık sonrasında güzel bir ziyafet çekebileceğim” diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden bir ihtimal on – on beş kez büyük olan anne örümceğin üstüne doğru gelmekte bulunduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkulu tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına rağmen başarı göstermiş olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde oldukça güçlü yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına kâfi olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine ziyanı dokunmayacağını bilmiş olduğu için, ağzından çıkardığı ifrazat yardımıyla sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonrasında uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Hemen sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götürmüş olan anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi.

Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zaman içinde beraber yiyecek problemi daha çok hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yeterli gelmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı. Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi bu şekilde? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonrasında uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız bulunduğunu gene de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bu tarz şeyleri. “Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı minik mahluk.“

Anne örümcek bir koşuda dolabın üzerine çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir minik ışık ileri – geri, sağa – sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı bulunduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş şeklinde yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar asla görmemişti. Örümceklere ziyanı dokunmaz diye anlatmışlardı ya gene de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak kimi zaman üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği şu demek oluyor ki ateş saçan böcek. Yanına giderse bir ihtimal üzerine ateş atardı bu böcek, yakardı bir ihtimal. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı iyi mi olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını elde eden ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.

Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üzerine çıktı. Aşağı baktığında görmüş olduğu görünüm karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun çevresinde iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sükûnet içinde duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu oldukça iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı, fakat ne arı, devasa bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun fena tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, diğeri kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına niçin oluyordu. Onu yakalamanın oldukça zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu fakat bu şekilde semiz bir avı kaçırmak istemezdi.

Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını deklare etti. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, “Anne, bu sabah başım oldukça ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı?” dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi. Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üstünde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı minik yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. İlkin anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonrasında götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Yine ağın üzerine geldi. Yavrularına, “Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş!“ diye buyruk verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla beraber avlarının üzerine atıldılar. Kısa devam eden bir boğuşmadan sonrasında, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonrasında avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir halde yerine getiren yavrularını kutladı. Derhal sonrasında anne örümcek sivrisineğin üzerine yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta bulunduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarı göstermiş olamadı. Bir dakika sonrasında onun cansız vücudu anne örümcek tarafınca çekmeceye getirilip bırakıldı.

Anne örümcek yine ağın üstüne döndü. Şimdi tüm iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söylemiş oldu. Ağır ve davranışlarında ölçülü adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üstünde görmüş olduğu andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını sürekli çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi kâfi bulunca ağzıyla arının üzerine ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği yardımıyla bu tarz şeyleri kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu bu şekilde devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu hızlıca dolduruyordu. Bulunmuş olduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anlamış oldu. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu oldukça zekice düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın daima basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi. Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla elde etti ve tüm gücüyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin öteki ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üzerine düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üzerine atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Özgür kalan arı tüm gücüyle anne örümceğin üstüne abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı bulunduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.

Anne örümcek aniden rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu oldukça şaşırttı. Şaşkınlık, arı artık üstünde değildi, ya o vakit neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yatmış olduğu yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında şaşkınlıklar içinde kalmış olarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu. “Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları” diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üzerine atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi. Şimdi anne örümcek yatmış olduğu yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan birazcık vakit geçince yavrularının tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, devasa birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu’nun yüzleri iyi mi korkulu bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üzerine. İmkânı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki birazcık ilkin arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş şeklinde. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor şeklinde oluyordu. Az sonrasında kendinden geçti, bayılmıştı.

Aradan iki ay geçti. Bu vakit zarfında, ilkin To, birkaç gün sonrasında Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak suretiyle yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta’nın öteki kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta’nın yalnız dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek meydana getiren acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek söylediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek. Kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı şu demek oluyor ki örümcekler asla av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?

Anne örümcek oldukça üstelemesine rağmen, Ta’ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne vakit Ta’yı görevlendirse Ta ne olursa olsun bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya oldukça bitkin oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyleki bir vaka bardağı taşıran son damla oldu: Bigün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım fakat canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üstüne anne örümcek, Ta’yı karşısına alıp daha ilkin onlarca kere yapmış olduğu şeklinde tembih etmeye başladı:“ Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri şeklinde hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av soruşturma işini öğrenip kendi düzenini kurma dönemin geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben daima başınızda bulunamam. Sözümü dinlersen zararı olan çıkmazsın. Derhal şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni isterim. “

Ta, boynunu büktü: “Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan kim bilir bilemiyorum, içimden asla gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlam ifade etmiyor bana. Onun da canı var, yazık. Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi.”

“Tamam bırakalım. O vakit aç kalırız.”

“İçerde sabahleyin yakaladıkların bir ihtimal iki gün bizlere yeter.”

“Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Fazlaca konuştuk, haydi dışarıya” diyen anne örümcek, Ta’yı sürükleyerek ağın üzerine çıkardı ve sineğin yanına getirdi. “Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve tekrar da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar” diyerek son sözünü söylemiş oldu. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek süratli adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunmuş olduğu binayı terk edip gitti.

Ta, mutsuz bir halde olduğu yere oturdu ve tarafındaki sineğe dönerek: “Ya durum bu şekilde, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum şeklinde kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını kanıtlamak için en minik bir çaba içine girmezler. Bu bu şekilde olacak derler. Derler demesine de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne vakit fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem sözü ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki yalnız siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı şeklinde birçok renk asla yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, birazcık anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum” dedikten sonrasında sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta’nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta’nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Birazcık sonrasında Ta’nın özgür bıraktığı sineklik içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, “Teşekkür ederim, oldukça teşekkür ederim” diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi de geçerliğini kaybediyordu.

Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üstüne gelmesiyle gerisin geriye dönerek çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane bulunduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, bir ihtimal üç, bir ihtimal dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan iyi mi kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, “ Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Azca sonrasında hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim haricinde ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür arzuluyorum “ diyerek, kesinlikle dün meydana gelen sinek şeklinde bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, iyi mi? Mevzu üstünde düşünce yürütmeye başladı:

“ Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Niçin yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üstünde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O vakit benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin sebebi olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sükûnet içinde ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu şeklinde anlatırım. Sineği bıraktığım şeklinde, onları da bırakacağımı söylemesini isterim. Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden ilkin hitabı, benim onları özgür bırakırken, onların benden korkmamasını elde edecektir. Hem akşam olmadan ateşböceğini de özgür bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçek tozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Aslına bakarsanız iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın yaşamını. “

Her şey Ta’nın düşündüğü şeklinde oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar. hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka birgün olacaktı. Yarın, geçmişine ilişik ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak “ Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek “ İşte bu oldukça güzeldi. Fazlaca hoşuna gitmişti Ta’nın.

Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden ilkin çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün yönetim ettikten sonrasında tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir umut bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yatmış olduğu yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hâli, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve yaşamı, yaşamı siliyordu. Çok açık ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.

Anne örümcek saatler sonrasında kendine geldi. Yavruları başlangıcında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Yalnız karnı ağrıyordu. Acıktığını anlamış oldu. Karnını doyurduktan sonrasında kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede bulunduğunu sordu. To: “ Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi asla durmadı. Kimi zaman yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur hiç kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; kimi zaman de bağırıp çağırıyor, acele çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehlike arzettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sükûnet içinde oturuyor. İyi mi olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyleki değil mi anneciğim? “ Anne örümcek To’nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: “ O şekilde yavrum, aynen ben de öyleki düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçmış olduğu için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı minik mahluk tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yiyecek sorunumuz halledilmiş olacak. “

Anne örümcek, Ta’yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonrasında günlerini öteki iki yavrusu To ile Tu’nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Yaşam söylediğin de neydi ki: Bir örümcek için, yaşamını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı meblağ, karnını doyururdun. İşte yaşam bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap içinde gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Süratli adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da “ Ta. Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta. Ta.” diye bağırıyordu. Anne örümcek korkulu bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta’yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere ziyanı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve asla hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonrasında “ Ta. Ta.” diye bağırarak Ta’nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonrasında Ta’yı kucakladı:

“ Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta “ diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. “ Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim bu şekilde olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen daima farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. “

Annesinin kucağına alması, bağırarak hitabı ve ağlaması Ta’yı birazcık kendine getirdi:

“ Anne. Demek geldin. Ta, işte gördüğün şeklinde. anne. hem biliyor musun? Ateşböceği giderken bana yufka yürekli örümcek dedi. Sen gittikten beri. Bilmiyorum kaç gündür. hep düşünüyorum. Doğrusu, bu değil gibime geliyor. ateşböceği. yufka yürekli Ta. deseydi. daha iyi olurdu bence. Sen ne dersin, anne? “

Ta’nın hitabı, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü birazcık hafifletti. Sakin bir sesle:

“Ne diyebilirim ki, Ta” dedi. “Bahsettiğin mevzu oldukça ince bir mevzu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki düşünce de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine ehemmiyet verip istediğin her mevzuda seninle düşünce tartışmasına girmeye hazırım. Her neyse bırakalım şimdi bu tarz şeyleri düşünmeyi. Ilk olarak senin yiyecek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana oldukça tatlı ve oldukça seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Tekrar birbirimizden asla ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta.”

Annesinin sözleri Ta’yı sevindirdi:

“Anne, gelmekle oldukça iyi ettin.Tekrar asla ayrılmayalım. Olur mu anne?” diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.

İlgili Yazılar


Nosy Fox
28 Kez Okundu
10 Ekim 2019 - 19:41